Uzun yıllardan beri ülkemiz arıcısının zihninde yer etmiş bir bakış açısı var.
Özellikle arıcılığa yeni başlayan arkadaşlarımız, hiç bir şey yapmadan sadece arı ırklarını değiştirerek çok daha verimli sonuçlar alacaklarına inanıyorlar.
Bu inancı besleyen kaynakların neler olduğunu tartışmaya ya da bireysel atışmalara girip kalemimi kirletmeye niyetim yok.
Sadece özellikle ithal edilmiş ırklarla çalışınca, 4 kat arı 50 kg bal alabileceklerine inanan arkadaşlarımıza, bu ırklarla çalışıp da sezon sonunda aldığı sonuçları, açık yüreklilikle yayınlayan arıcı arkadaşlarımızın bloglarını okumalarını öneriyorum.
Arkadaşlarımızın bu yıl yaşamış oldukları tecrübe ve bunu paylaşımları, bir çok arıcının kafasındaki soru işaretinin giderilmesine yardımcı olacaktır.
Son 50 yıldır ülkemizde defalarca denenen ve yaşanan sonuçlar 2010 yılında tekrar teyit edilmiş oldu.
Tecrübenin en pahalı bilgi edinme yöntemi olduğunu bir kere daha anladık.
Kemalettin Şenocakın ilk kitabı 1950’li yıllarda basılmış. Bende 1970 yılı baskısı var.
Orada şöyle bir paragraf var, aklımda kalan şekliyle yazıyorum:
Bir çok arıcı arkadaşımız İtalyan arısına özendi ve ülkemize kaçak yollardan getirdi.
Fakat İtalyan arısından hem beklenen verim alınamadı hem de yavru çürüklüğü gibi hastalıklarla bu sayede tanışmış olduk.
Arıcılara önerim kendi bölgelerinin arılarıyla çalışmaları. Arıların özelliklerini iklim şartları belirler.
Örneğin çok çalışkan ve uysal olan Kafkas arısını alıp, İzmir’in sıcak bölgelerinde 3-5 sene besleseniz. Artık eskisi kadar çalışkan ve uysal olmadığını görürsünüz.
Kemalettin Şenocak 1950’li yıllarda bunları söylemiş. Tabi bu tecrübe o yıllardan bu yana binlerce kere tekrarlanıp durmuş, hala da denenip duruyor.
Bu sürecin böyle olmasının basit sebebi; kitapları ve bilimsel verileri okumamak, önemsememek. Bizden önce yaşamış nesillerin tecrübelerini ve bizlere aktardıklarını yok var saymak.